9 Ekim 2011 Pazar

Bulut Krallığı

Dinliyordum, çok güzel müzikler dinliyordum, yazmaya çalışıyordum, bu çok zor geliyordu, aklımda onca dönen kelime ve cümle rüzgarını bir araya getirip, ilişkilendirecek gücü bulamıyordum. Hem çok sesliydim, hem çok sessizdim, beni anlamayacak insanlar ordusunun ortasında olduğumu hissediyordum. Kastettiğim anlaşılmak mıydı, yoksa kırılmak mı yoksa dalga geçilecek olmak mı..Hangisi derseniz deyin, uçuşan onca heybetli kelimeyi, bir araya koyup beyaz sayfaya işleyemeyecek durumda hissediyordum çoğu zaman.

Küçük bir odam var, duvarları çok açık, yumuşacık tonda bir yeşil. Bu küçük oda benim iyi hissettiğim yerlerden biri, kendim gibi olduğum, benim dediğim yer. Küçük objelerim, resimlerim, mektup ve not defterleriyle dolu karmaşık çekmecelerim, müziklerimin yer aldığı masam, korunaklı, kimsenin beni yargılamadığı, binlerce hayal kurduğum, gerçekleşmediğinde, göz yaşlarımla doldurduğum yatağım, dalıp gittiğim pencerem, huzurlu müziklerime eşlik eden rüzgarda uçuşan perdem…her anlamda benim için huzur dolu olan mekan, her türlü yüzüme tanıklık eden, acizliklerim karşısında en iyi izleyici olan, nefes alan yer seni çok seviyorum.

Ben, yani pınar adındaki saf şahıs, alışkanlıklarıma ölesiye bağlıyımdır. Objelere çok fazla anlam yükleyebilirim. Bu alışkanlıklar sadece objeler için geçerli değildir tabi ki. Duygular, arkadaşlar, mekanlar, anlar, mahalle sakinleri, kediler, aile…hepsini koy bir kutuya ve bana ver, sonsuza dek saklayayım onları, müzikli bir kutu inşaa ederim onlar için, her birinin peşine notaları takarım, onları her yere yanımda taşırım, ruhumun dinlendiği taze deniz havasında açarım kutumu, çalan müziğiyle ben de yol alırım bir yerlere. Nereye olduğu önemli değil, kutum yanımdadır ve yalnız değilimdir onunla.

Bazen çok büyük bir enerji doldurur içimi, bir iki hafta boyunca geçen kötü zamanları silecek derecede kuvvetli bir histir bu. Düşünerek ya da isteyerek elde edemem bu enerjiyi. Küçük bir kızın sabah yatağından kalktığında, babasının ona uzattığı yeni oyuncağı kadar beklenmedik ve sürpriz doludur. Nereden geldiği belli olmayan bu müthiş his, aynaya baktığında geçen günlerin ardında bıraktığı tozlu zemini yerinden sarsacak ve ışıklar saçacaktır çevresine, anlatması çok zordur, nedensiz gülümseme yaratır yüzünde, bir şarkıya keyifle eşlik etmeni sağlar, pencereyi açtığında soluduğun havanın çiçek kokması gibidir. Onca zamandır çıkamadığın odadan, giyinip çıkmak için sabırsızlandığın bir andır, aynada kendine gülümseyip, içimdeki eksik puzzle parçalarımı buldum dedirtecek güçtedir.

Dışarıdan düşen ışığa dalar giderim, fonda bir müzik eşlik eder zihnimdeki görüntü evinin içinde dolaşırken. Görüntü evi işte, ona görüntü merkezi diyemem. Merkez kelimesini hak etmeyecek kadar sıcak ve sahiplenici bulduğum bir yerdir çünkü orası. Geçmişten anları koymuşumdur oraya, neye göre seçmişimdir bilmiyorum ama onları rahat ettirsin diye, binlerce güzel dekorla süsledim içini, bir de farklı odalara girdikçe, ufak tefek gelecek görüntüleri yerleştirdim geçmişime misafir olsunlar diye. Ben büyüdükçe, bu evin misafirleri de git gide değişti. Kimi zaman naif hippiler konuk oldu odalara, kimi zaman huysuz aristokratlar, kimi zaman da 50’li yılların romantikleri…Hepsi birer hatıra bıraktılar bana. Ben de biriktirdim hepsini, bu eve adım attığımda hepsi canlansın diye gözümde.

Bir sabah uyandığımda, penceremin önünde kocaman beyaz bir yelkenli gördüm. Yelkenlerin gerilerek açılmasından, dışarıda çok şiddetli bir rüzgar olduğunu anlayabiliyordum, biraz doğrulduğumda ise bu yelkenlinin denizin üzerinde değil de, havada asılı durduğunu fark ettim. Ne demekti bütün bunlar, hangi güç ona bu şekilde yol aldırıyordu, şaşkınlığım bana öğretilenlerden ibaretti. Yelkenlilerin uçabileceğini bana kimse söylememişti, kabullenecek miydim şimdiye kadar duyduklarımın yanlış veya tekdüze olduğunu yoksa umursamadan binip gidecek miydim yelkenliye, bu diyarın insanlarının dediklerinin bir anlamı olmayan bulut krallığına. Orada da yelkenlilerin bulutların üstünde gezinebildiğine dair hikayelere mi inanacaktım ve onların doğrularını mı kabullenecektim yoksa aykırılıkları kendi içimde mi yaratıyor ya da inandırıyordum.



Fotoğraf: 2008, Trende Lübeck'e giderken

2 yorum:

21 grams dedi ki...

bir sabah uyandığımda bir yelkenli gemi gördüm...beyazdı yelkenleri...heybetli üstelik...kanatlarını açmış bir kuş gibi süzülüyordu gökyüzünde...ben uyandığımda bir düşe düştüm işte bu yüzden...bir düşe düştüm ve bu gemide uyandım...kaptanı bir denizkızı...belli ki o da bu düşe düşmüştü...nereye gider ve nereden gelir diye sormadım...düştü ya da gerçek...bir düşe düşmüşsen sormazsın da üstelik...rüzgar olmayan rüzgarı sular yerine suretlerinde yüzen bir gemide yüzümde hissettim...yönsüzlük ilk kez bu kadar keyif veriyordu...

oceania dedi ki...

teşekkürler güzel yorum için...


Lütfen bu sitedeki görselleri ve yazıları izinsiz kullanmayınız..