27 Aralık 2010 Pazartesi

Dusty words

Olan, biten, sönen, geçen, duran, saklanan, tükenen ne varsa sonuna nokta.

All those dirty words

They make us look so dumb

Been drinking far too much

And neither of us mean what we say

WELL YOU AND I

COLLAPSED IN LOVE

AND IT LOOKS LIKE WE

MIGHT HAVE MADE IT, YES

IT LOOKS LIKE WE'VE

MADE IT TO THE END

What happened to us

Soon it will be gone forever

Infatuated only with ourselves

And neither of us can

think straight anymore

19 Aralık 2010 Pazar

İtalyan dostum

Carlo Collodi'nin yaratısı olan, hepimizin sevimli yalancı olarak tanıdığı, İtalya diyarlarından bir konuğumuz olacak...ve huzurlarınızda şahsına münhasır Pinocchio...

Nutelle kavanozuyla birbirimize bakarken, ki ben hiç sevmem nutellayı(!).. Tamam Pinocchio yalan söylemenin cezasını aldın, ben de nasiplenmeyeyim boş yere..Kim efendim ben mi sevmem nutellayı, bıraksanız içinde bile yüzerim:)

2010 ağır ağır maziye karışmak üzereyken, pinocchio ve ben size yalansız dolansız, kırmızı balonlarla dolu, bol gülünesi bir yıl diliyoruz...


Bu arkadaşla aramda olan samimiyete fazla kanmayın, kendisi pek şımartılmaya gelmez

13 Aralık 2010 Pazartesi

Sartre-Bulantı (1)


"Hiç macera yaşamadım. Bazı öyküler yaşadım, bazı olaylarla karşılaştım, başıma olaylar geldi, artık adını siz koyun. Fakat bunların hiç biri macera değildi. Bu bir kelime sorunu değil. Şimdi anlamaya başlıyorum, kendimde bir şey var ki farkında olmadan her şeyden çok önemsiyorum. Bu sevgi değil...Tanrı da değil...Ne ün, ne de zenginlik...Bu...Yaşantımın eşi olmayan, değerli bir nitelik kazanacağını ara sıra düşünüyordum. Bunun için olağanüstü koşullara gerek yoktu. İstediğim biraz kesinlikti. Şimdiki hayatımın hiç bir parlak yanı yoktu.

...Her şeyden önce başlangıçların gerçek başlangıçlar olması gerek. Yazık! Şimdi ne istediğimi o kadar iyi görüyorum ki. Fark edilen yeni başlangıçlar trompet sesi gibidir. Birden ortaya çıkarlar, can sıkıntısına son veren sürekliliği pekiştirirler. Akşamların ardından seçilmiş akşamlardır bunlar. İnsan şöyle der 'gezmeye başladım bir mayıs akşamıydı'. Gezersiniz, ay yeni doğmuştur. Aniden bir şey olduğunu düşünürsünüz. Ne olduğunu bilmezsiniz, ama karanlıkta hafif bir tıkırtı, sokaktan geçen belirsiz bir gölge...Fakat bu belirsiz olaylar diğerleri gibi değildir. O zaman kendi kendinize bir şey başlıyor dersiniz..."



Fotoğraf: 2008, Lübeck trenini beklerken...

17 Kasım 2010 Çarşamba

The Smiths ve hissettirdikleri

Siz de benim gibi Smiths dinlemeyi sever misiniz? Patrick Morrisey'in ekolu sesi, yarı hüzünlü, yarı coşkulu melodilere eşlik ederken hayallere dalar mısınız? 80'lerin öncü alternatif rock gruplarından biri olan Smiths kurulduğunda adıyla da baya bir tepki toplamış ve döneminin şaşalı grup isimlerinin içinde basitliğiyle dikkatleri üstüne çekmiştir. 500 days of Summer filminde hatırlarsanız Smiths şarkılarına fazlaca yer verilmişti. Smiths sever olmayan biri bile o filmde bu müziğe kayıtsız kalamaz diye düşünüyorum...

Bu gece beni hayallere sürükleyen en sevdiğim Smiths parçası ise; "There is a light that never goes out"



Gelin kulak verelim;
Take me out tonight
Where there's music and there's people
Who are young and alive
Driving in your car
I never never want to go home
Because I haven't got one anymore

Take me out tonight
Because I want to see people
And I want to see life
Driving in your car
Oh please don't drop me home
Because it's not my home, it's their home
And I'm welcome no more

And if a double-decker bus
Crashes into us
To die by your side
Is such a heavenly way to die
And if a ten ton truck
Kills the both of us
To die by your side
Well the pleasure, the privilege is mine

Take me out tonight
Take me anywhere, I don't care
I don't care, I don't care
And in the darkened underpass
I thought Oh God, my chance has come at last
But then a strange fear gripped me
And I just couldn't ask

Take me out tonight
Oh take me anywhere, I don't care
I don't care, I don't care
Driving in your car
I never never want to go home
Because I haven't got one
No, I haven't got one

And if a double-decker bus
Crashes in to us
To die by your side
Is such a heavenly way to die
And if a ten ton truck
Kills the both of us
To die by your side
Well the pleasure, the privilege is mine

There is a light that never goes out
There is a light that never goes out
There is a light that never goes out
There is a light that never goes out

24 Ekim 2010 Pazar

Poetry in Motion


Johnny Tillotson - Poetry in Motion
Yükleyen Pam1927. - Diğer müzik videolarına göz atın.

Biri beni 50'li veya 60'lı yıllara gönderse ve sadece kırmızı rujumu sürüp, kabarık elbiselerimle dans etsem olmaz mı? Gerisini de boşversem..Tek bir günüm böyle olsa dahi razıyım!

17 Ekim 2010 Pazar

"A smile is the universal welcome"


There are times that we hide our sadness and memories behind a quick smile, there are times we exchage our tears with a smile, there are times we share our smile to make surprises...and there are times we just smile without a reason...

The robbed that smiles, steals something from the thief. ~William Shakespeare, Othello

7 Ekim 2010 Perşembe

Anlık gürültüler


Bugün bir ara kafam çok bulanık, aklım hangi işi öne koysam, acaba yetişir mi gibi sualleri kendine yöneltirken. Çok sevdiğim bir arkadaşın gönderdiği CAN YÜCEL şiiri üzerine, ağzımdan dökülmesi gerekirken elimin klavyedeki sevimsiz tuşlar üzerinde düşünmeksizin, ahenkli hareketiyle bir anda şunlar dökülüverdi...

Reçetesi yok ki bu işin. Yaşama ve hissetme işlevleri komple bilince bağlı sistemler değil. Devreyi kapattım, sinyal yok denecek bir durum olsa keşke ortada.
Devre parametreleri de ölçülebilen fiziksel büyüklükler olsa ama nerdeee..varsa yoksa insanoğlu tanımlanamayan bir hal içinde..neye ne tepki veririz, olmaz dediğimizi oldururuz, yasak olanı severiz, acı çeksek de engelleyecek bir formül bulmayı beceremeyiz..Tamiri kolay olmayan mekanizmalar bütünü olarak devam ederiz yolumuza, bakarsın bir gün wall-e gibi bütün devreleri çalıştıracak bir yaratıkla karşılaşırız. Sonra yine o tanımlanamaz mekanizma silsilesi içinde kim bilir nerden nereye sürükleniriz. Hangi anahtar yanar, hangi anahtar sönük kalır..Gün gelir devreyi doğru bağladık mı ki kısa devre olmadı ya da en fişeklisinden bir kısa devre yaşayıp, onarım aşamasına da geçebiliriz..kim bilir ki..

çoktandır yazamadığım ama özlediğim bloguma, bu gecelik bu satırlar eşlik etsin..Bu arada o CAN YÜCEL şiirini merak edenler olursa da; adı "Ucundan Tutarak Yaşamak".

Saatin 11:52yi gösterdiği bu anı sessiz bırakmak da olmaz...

17 Eylül 2010 Cuma

Sahipsiz Adımlar


Kayboluşun peşinden sürüklenmek mi?..aslında buna pek sürüklenmek denmez; çünkü bu istemli bir eylem haline dönüşmeye çoktan başladı.
Gizli sınırlar arkasında yer almak, hepimize o kadar çekici gelmese de, yarattığı merak duygusu çoğumuzun aklını kurcalamaktadır. Çevrenizdeki görünmez insanları bir düşünün; sokaktan geçen satıcıyı, yolda top oynayan çocuğu, geçerken gözünüzü üstünden ayıramadığınız o üniformalı genci...belki bir gün o sınırın arkasında beraber yer alacaksınız. İşte o zaman içinizdeki ortak serzenişler, haykırışlar ortaya çıkmaya başlayacak. Aynı gök yüzüne bakıp, farklı hayallere sahip olmak bizi birbirimizden nasıl ayırt ediyorsa...Bir gün bu sınırlar da, bizimle diğer insanlar arasındaki gizli çizgiyi oluşturmaya başlayacak...

Neden mi bahsediyorum ben? Kendimi anlayamamaktan, diğerlerini ise hiç anlayamamaktan ve belki de içimde dönen sorgu sual meselesini açıklığa kavuşturamamaktan...

10 Eylül 2010 Cuma

Ne oldu ki?

Hey baksana, eğer hayat sana iyi davranmıyorsa bu aralar..oyunbozanlık yapacağına,

Kendine gidip pespembe bir pamuk şeker alsan diyorum...

Sonra kaldırsan başını, derin bir nefes alıp, bir süre gözünü ayırmadan gökyüzüne baksan...

Etrafındakikere bakmayı değil de görmeyi denesen; ve fark etsen artık gözlerinin içi gülen çocukları...

Yanında hep olmasını istediğin arkadaşına elini uzatsan...

Bu arada "yaşım kaç mı olmuş?"demek yerine...gidip kendine yeni oyuncaklar alsan...

Daha iyisin değil mi şimdi?

Bunu da tıklayıp dinlersen...yüzün daha bir gülecek sanki ;)

7 Eylül 2010 Salı

Dream Within a Dream


Edgar Allan Poe'nun kısa hikayelerini sevdiğim kadar, şiirlerini de severim...ya siz?

Bu gece için seçtiğim..."Dream within a Dream"...

Take this kiss upon the brow!
And, in parting from you now,
Thus much let me avow
You are not wrong, who deem
That my days have been a dream;
Yet if hope has flown away
In a night, or in a day,
In a vision, or in none,
Is it therefore the less gone?
All that we see or seem
Is but a dream within a dream.

I stand amid the roar
Of a surf-tormented shore,
And I hold within my hand
Grains of the golden sand
How few! yet how they creep
Through my fingers to the deep,
While I weep - while I weep!
O God! can I not grasp
Them with a tighter clasp?
O God! can I not save
One from the pitiless wave?
Is all that we see or seem
But a dream within a dream?

müziğimiz de, oi va voi'un çok sevdiğim "laugher through tears" albümlerinden bir parça olsun..."a csitari hegyek alatt"

3 Eylül 2010 Cuma

gitmek kalmak..yok yok en iyisi gitmek


Eskiden, yani eskiden derken lise çağlarımda kendime yalnız olduğum anlarda hep bir soru sorardım "şimdi nerde olmak isterdim" diye; ve nedense o sorunun cevabı o kadar kolay ve net verilirdi ki..Hatta olmak istediğim yer, insanlar...resmen o tablo gözümün önünde canlanırdı. O tablonun gerçek veya hayal olması hiç önemli değildi. O tabloyu 2-3 saniye de olsa görebilmek, kafamın içindekilerin ne olduğunu bilebilmek beni inanılmaz rahatlatırdı. Üniversite yıllarında bu soruyu daha nadir sormaya başladım. Sanırım sebebi de olduğum yer ve koşullar beni mutlu etmek konusunda başarılı ve tutarlıydı. Tabiki herkesin uçuk kaçık istekleri, hayalleri, gerçekleşmeyeceğini bilse bile aklından geçirmekten hoşlanacağı varsayımları vardır. O dönemlerde bende de vardı ama gerçekliğe kendimi bir güzel kaptırmıştım ve gereken hazzı aldığımı, ruhumun da bundan beslendiğini biliyordum. Bazen bu bahsettiğim ufak hazlar ufkunuzu da kısıtlayabiliyor, anlık mutluluklar bir anda o sizin kocaman hayal baloncuklarınızla yer değiştiriyor. Hayallerinizdeki o mucizevi renkler bir anda yanınızdaki renklerin güvencesinin yanında sönük kalmaya başlıyor. Peki yanınızdaki renkler solgunlaşınca hatta yok olunca ne oluyor? Hayaller yeniden mi belirginleşiyor, kurtarıcı olarak mı yetişiyor? Bu sorunun cevabı benden çok keskin ve net olamayan bir ses tonuyla "hayır" olarak çıkıyor.
Kimse, kimsenin hayallerini kafasından tam olarak silemez. Bunun imkanı yok! Ama ya hayaller de yaşananlarla beraber form değiştirirse, ya o eski canlı renklerine bir daha bürünemezlerse ya da eskisi gibi bir anda belirip sizi gülümsetemezlerse...İşte bunun için yapacak birşeyiniz olduğuna inanmıyorum...

Ben bazen gitmek istiyorum..şehirden mi, kendimden mi, odamdan mı, hayallerimden mi, insanlardan mı...hepsi çok bilinmeyenli denklemin, her an değişen değişkenleri...kendime hedef seçmek o kadar kolay değil

şu aralar kesinlikle gitmek..hatta uzun zamandır gitmek...sadece birkaç bırakılmayacak şey için kalmak eyleminde ısrarcı olup...büyük bir bölümümün gitmek istemesi...her ne bahaneyle olacaksa olsun yer değiştirmek, içimdekileri maalesef kendimle beraber taşıyarak, aynı gök yüzüne farklı bir toprak parçasından bakmak istiyorum...Bir süre yalnız kalmak, hatta belki çok uzun bir süre yalnızlığımda yolculuk etmek, sadece izlemek, içimden konuşmak, yeri geldiğinde de bağıra bağıra konuşmak ve kahkaha atmak istiyorum...

Kendime tutunmak için bir amaç seçip, amacın yanı sıra da bambaşka bir yerin insanlarıyla karışmak, onların seslerinin içinde kendi sessizliğimi duymamak istiyorum.

Fotoğraf: Bergedorf, Almanya, 2008.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Kapı


Yine mi yaz bitti?
-Ne zaman gelmişti ki zaten dedi içimdeki ses…Bilmem illa kayıtlı bir zaman aralığı mı vermem lazım, yoksa yüzümdeki ifadelerden sen bunu çıkartamaz mısın diye yanıtladım onu.

Radyodaki şarkılar devamlı değişiyor, mevsimler döngüsel olarak birbirinin yerini alıyor, bir gün cam önünde sıcaktan bunalmış söylenirken, iki gün sonra camı açamayacak kadar soğuk olduğunu fark ediyorum, gidip üzerime bir hırka almam gerekiyor…artık soğuk limonatanın yerine çayı tercih etmem, leyleklerin bizi terk ederken ki dansını izlemem, akşam eve dönerken balkonlardan gelen neşeli seslerin azalması, elimizi kolumuzu sallayarak yürümek yerine bir adet şemsiye ve mont bulundurma gereksinimi…Ne denir ki buna? Yaz bize hoşça kal diyor sanırım…yine bekleriz diyeceğim ama o hazırlıksızken yine yakalar belki bizi, bakarsın davetsiz misafir olur…arkasından baktırır, ah gitmeseydi keşke dedirtir…sahilde gezinmeyi, mavi gökyüzüne bakmayı, renklerin canlılığını, tazeliği, hafifliği özleticeğe benziyor ama şu anda burnumun ucunda olan bu ferah toprak kokusuna ne demeli…Tamam gri gök yüzü seni sevmeyebilirim; ama belki bu sefer yardımcı olursun bana…Düşünmemi, yaratmamı, alışmamı sağlar, hatta kapının ardındaki yeniliklerle sararsın belki beni…belki o kadar da gri değilsindir?

Fotoğraf: Ocak 2010, Bursa.

29 Ağustos 2010 Pazar

IFW Özgür Masur-Başlangıç ve Bitiş

Özgür Masur defilesinin başlangıcından bahsetmek istedim. Çünkü hem seçilen müzikler hem de fikir bana çok hoş geldi. Defile, siyah beyaz bir kısa film gösterimiyle start aldı. Kadınların ruhunu yoran şeyleri vurgulayan tasarımcımız,bu kısa filmde de kadınların üzerindeki yükü ve sıkıntıyı anlatmaya çalışmış. Özge Ulusoy'un sadece mimikleriyle verdiği mesaj ve sıkıntı ifadesi çok başarılıydı. Filmin sonunda, Özgür Masur elindeki makasla Özge'nin üzerindeki siyah elbiseyi kesiyor. Böylece o bunalmış ruh halinden kurtulan güler yüzlü ve masal gibi bir kıyafet giymiş bir kız ortaya çıkıyor. Bu sırada, filme Moby'den Mistake eşlik ediyor arka fonda. Filmde gördüğümüz elbiseyle Özge Ulusoy podyuma ayak basıyor ve masalın geri kalan kısmını zaten biliyorsunuz ;)
Maalesef filmin en başı yok videoda..ve çekim de pek başarılı değil ama sadece fikir olsun diye koyuyorum.



Final kısmında da Cranberries'den New New York'la uğurluyoruz rüya gibi elbiseleri...

27 Ağustos 2010 Cuma

IFW 3.gün Özgür Masur

"Kadınlarım, bu zamana kadar birikmiş, ruhunu yoran herşeyden arınmak için, ruhlarını bedenlerinden daha fazla sevmek adına gözle görünenden çok hissedilenin peşine düştüler...
Bu artık benim kadınlarımda doygunluk anıdır. Kendilerine sunulmuş hayatın dışında, arzuladıkları yeri, bambaşka bir yaşam için artık Ten Dökümü zamanıdır." diyor Özgür Masur...

İşte elimdeki davetiyede yazan bunlar ve ben daha defilede onun yarattığı rüyaya tanık olmadan önce kendi hayallerimi süslüyorum bu sözlerle. Bu sözler, dupduru bir görünüme sahip, tüy gibi, masal perisi kadınlar canlandırıyor aklımda. Tam da kendim için de hayalleyeceğim gibi...Tüller içinde dönen kızlar, upuzun kuyruklar, zarif fiyonklar, pastel, yumuşacık renkler, tertemiz, pırıl pırıl parlayan beyazlar, teninle bir bütün oluşturan somonlar, çiçek gibi ekrular, canlı ve çılgın fuşyalar...Tabiki dahası da var...ama bana bunların içinden sadece beyazlardan bahsetmeniz yeterli diyebilirim. Tam bir beyaz hastası olan beni o duru, zarif, melek kadar güzel elbiseler nasıl da etkiledi anlatamam...Saf beyazlık ve sıfır abartı eşittir zerafet diyorum!

O zaman beyazın büyüsüne kapılmışken; yine pek başarılı olmayan, amatörce çektiğim, ama favorilerim diyebileceğim birkaç beyaz sihirli elbiseden örnekler sunayım...

Bu taptaze, içinizi okşayacak yumuşacık renklere de bir göz atın derim;

Peki siz de, benim gibi sade bir modeldeki sevimli bir ayrıntıyı sevenlerden misiniz ve herşey fiyonk şeklinde olsa varım der misiniz:) O zaman buyrun buraya...

Bakmaktan kendinizi alamadığınız, her bir ayrıntısını hafızanıza kazıdığınız, her rüyanın içerisinde olması için yalvardığınız ilk görüşte aşk'a inanır mısınız?

Bunların dilinden anlamaya, kendi masalınızı yazmaya ne dersiniz?


Uzak diyarların tül dokulu prensesleri, su gibi akan vücutlar içinde ordan oraya uçuşurlar. Onları yakalamak ne mümkün...O kadar zarif ama akıcı hareket ederler ki, sizi hipnotize edip neredeyse büyülerler...Ten dokusuna bürünmüş renklerle hoşçakalın...

Bu arada defiledeki müzik seçimlerine de tek kelimeyle ba-yıl-dım!

Başlangıç müziği Moby-Mistake : dinlemek için tık
tık


İkinci parça Goldfrapp-Strict Machine : dinlemek için tık tık

Mükemmel bitiş parçası The Cranberries-New New York : dinlemek için tık tık


Son 3 görsel, http://www.alisveris-cini.com/2010/08/ifw-ozgur-masur-defilesi/rx2y0277/ adresinden alınmış olup, geri kalanlar tarafımdan çekilmiştir.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

IFW Ağustos 2010 - Deniz Mercan

Bugün heyecanla beklenen IFW'nin ilk günüydü. Bizim bugün için bir tanecik de davetiyemiz olsa, heyecanla hazırlanıp, saat 4.00'teki Deniz Mercan defilesi için İTÜ Taşkışla yolunu tuttuk. Hava oldukça sıcak olsa da, içimizdeki IFW aşkı öyle kolay törpülencek cinsten değildi:) Tabi bu sıcak havaya uyumlu olarak konsept de solungaç-yüzgeç-balık teması olunca masmavi suları anımsatan, figürleriyle hayal gücümüzü fetheden mayolar oldukça içimizi açtı. Defilenin adına da dikkat çekmek isterim; "LÜFER"...Çok şirin değil mi sizce de? Şöyle bir günün akışına bakalım..Ne dersiniz... Girişteki kalabalığı aştıktan sonra uzun bir sıra halinde defile çadırına doğru yönelinir: Günün pozu verilir: Sırada beklerken, şöyle bir etraf kolaçan edilir ve bir takım detaylar, paylaşma amaçlı kayıt altına alınır:) Kırmızı koridor aşılıp, podyum alanına gelinir ve hemen yer edinmek üzere, mekan şöyle bir taranır... Kızlarla hızlıca bir yer tutulup, heyecanla defilenin başlaması beklenir...
Maalesef çektiğim fotoğraflar çok fazla kaliteli olmadığı için hepsini burada yayınlamayacağım. Zaten pek çok yerde Deniz Mercan'ın IFW tasarımlarını göreceksiniz hatta belki bıkacaksınız hep aynı fotoğrafları görmekten. O yüzden, ben en çok beğendiklerimi paylaşmak istiyorum; Görüldüğü gibi, kolleksiyona mavi tonları ve beyazlar hakim. Kesimler çok detaylı ve yaratıcı. Aslında buraya defileden çektiğim, amatör bir video'yu koymak istedim ama nedense sorun çıkardı...Daha sonra tekrar deneyeceğim düzeltmek için.. Efenim geldik yaznın sonuna; ilk günkü IFW maceramız bunla sınırlıdır:)Bundan sonraki heyecanımız; Özgür Masur ve Gamze Saraçoğlu defilelerinde devam edecektir. Kızlarla geçirilen bu güzel gün sonrası ayaklar iflas etmiş olsa da, ilk IFW anısı için kesinlikle feda olsun diyorum:))

24 Ağustos 2010 Salı

Yarışmanın böylesi...

Araba için yarışmak, ev için yarışmak...bir de kitap için yarışmak...bu kulağa ne kadar enteresan geliyor. Değil mi?


Kitapkolik.net blogunda, facebookta, twitter'da bu yarışmayı tanıtanlara çekiliş hakkı sunuyor. Hediye tamamen sembolik. Burda amaç; bizim insanımız yarışması olan herşeye son derece heves duyar, kitap da fazlasıyla heves duyulması gereken birşey! Dolayısıyla bu durumu yaygınlaştırmak için, bu yarışmayı oldukça yaratıcı buldum.

22 Ağustos 2010 Pazar

Lilly yapılması gerekenleri yapmış:)


LILY ALLEN - Smile
Yükleyen early21. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.
Bu şarkıyı ne zaman dinlesem yüzüme koca bir gülümseme yerleşiyor:)Hayatla dalga geçen, sözünü söylemekten kaçınmayan, rahat tavırlarıyla dikkat çeken Londra diyarlarının sevimli ama asi kızı Lilly'yi çok seviyorum. Eğer kafam birşeye takılmışsa veya canım sıkkınsa, o anı eğlenceli bir havaya sokmak için komik bir lilly allen şarkısı dinlemek en iyisi benim için.

Yaşam biçimi ve bazen giyim tarzı yüzünden medyanın çokça eleştirdiği biri olsa da, ben onun sevimli tarzını kendine çok yakıştırıyorum. Hatta bazen yarattığı uyumsuz kıyafetleri aşırı hoşuma gidiyor. Çoğunluk gibi "aa bunun altına hiç bu giyilir mi" reaksiyonunu gösteremiyorum!

Belki bu şarkıyı dinleyip, bir yerlerde bu sözleri iletmek isteyeceğiniz insanlar vardır;)

...At first when I see you cry,
yeah it makes me smile, yeah it makes my smile
At worst I feel bad for a while,
but then I just smile I go ahead and smile

Whenever you see me you say that you want me back
And I tell you it don't mean jack, no it don't mean jack
I couldn't stop laughing, no I just couldn't help myself
See you messed up my mental health I was quite unwell...


Eğer sizin de yüzünüzde böyle bir muzip gülümseme yaratıyorsa bu şarkı, keep on smiling...La lala Lala:)

19 Ağustos 2010 Perşembe

I feel it all

Bu sıcaklarda evden pek çıkamıyorum. Masa ve sandalyeye yapışmış, aklı bir karış havada müzikleriyle yaşayan biriyim ben.

Bir de bu şarkıyı bu aralar sık sık dinliyorum ve sözleri devamlı kafamda dönüyor. "I feel it all" diyelim biz de o zaman.


I feel it all I feel it all
I feel it all I feel it all
The wings are wide the wings are wide
Wild card inside wild card inside

Oh I'll be the one who'll break my heart
I'll be the one to hold the gun

I know more than I knew before
I know more than I knew before
I didn't rest I didn't stop
Did we fight or did we talk

Oh I'll be the one who'll break my heart
I'll be the one to hold the gun

I love you more
I love you more
I don't know what I knew before
But now I know I wanna win the war

No one likes to take a test
Sometimes you know more is less
Put your weight against the door
Kick drum on the basement floor
Stranded in a fog of words
Loved him like a winter bird
On my head the water pours
Gulf stream through the open door
Fly away
Fly away to what you want to make

I feel it all, I feel it all
I feel it all I feel it all
The wings are wide, the wings are wide
Wild card inside, wild card inside

Oh I'll be the one to break my heart
I'll be the one who'll break my heart
I'll be the one who'll break my heart
I'll end it thought you started it

The truth lies
The truth lied
And lies divide
Lies divide

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Renksiz ve Kısmi Hisler


Elindeki yassı taşa uzun uzun baktı, ta ki dokusunu, rengini, hangi tarafının daha çok aşındığını ezberleyene kadar. Bir an içindeki bütün istek ve coşkuyla onu uzaklara, karanlığa, belirsizliğe bırakmak istedi. Bu öyle kuvvetli bir istekti ki, çocukluğunda annesinin kapısını sıkıca kilitlediği ambara girmesine izin vermediği anlarda içini dolduran heyecan ve taşkınlıktan farksızdı. Sonra durdu. Taşın nerden geldiğini, bilip bilmediğini sordu kendine? Hayır dedi, iç ses. Bir belirsizlikten diğerine geçmenin tehlikeli olabileceği fikrini kabullendi. O an tekrar okşayıp, taşı yumuşak bir hamleyle cebine yerleştirdi.

Gün ağarmaya başlamıştı, denizin getirdiği nemli ve ürkek hava, kendini yavaştan aydınlanan kum zerreciklerinin üzerine bırakarak bir huzur yaymaya başlamıştı etrafa. Farkındalık nedir diye sordu kendine? Farkında olmak, anın varlığını tanımlayabilmek mi yoksa kabullenmek miydi. İçindeki sessiz sorular, gözünün tek tek ayırt etmeye çalıştığı kum zerreciklerine bakarken yok olur, unutulur gider diye umuyordu. Her bir kum zerresi, sarıya dönüşürken bir soru baloncuğunu patlatsın diye hayallerken, cebindeki taşı çıkarıp oyuk kısmı üste bakacak şekilde yere koydu, eline avuç avuç aldığı kumları olanca hızla atıp, taşı gizlemeye çalışırken, yılların oluşturduğu oyuğa şimdi de sivri uçlu kum tanecikleri doluyordu. Taş kendine bir yer edinmişti, belirsizlik yerini sahiplenilmeye mi bırakmıştı bilinmez,ama o sırada kendini rahatlamış ve sakinleşmiş hissetti..

Aydınlanan denize gözünü dikmişken, hafif bir rüzgar esti, gözünü yere eğdiğinde, kum zerreciklerinin hafiften ötelendiğini, taşın oyuk kısmının ortaya çıktığını fark etti. O an içindekileri de böyle kolay tanımlayamayacağını, sahiplendiremeyeceğini, zamanın akışının da yanılsamalar yaratabileceğini kabullendi. Bu sorgulamayı başlangıç olarak kabul etti ve bugünü düşünmeden geçirmeye yemin etti. Nasılsa, önünde kaçması gereken tonla sorgulama gerektirecek gün vardı.
Tek yapmak istediği; rüzgarın etrafta döndürdüğü kuru kum taneleri, ayağının altındaki ıslak kum tabakasına dokununca nasıl bir daha havalanamıyorsa, kendi de bugünlük oturduğu yere çakılı kalmayı ve görmek gibi somut algı yollarının dışındaki düşünsel kısmı zapt etmekti!

Fotoğraf: 2008, Bodrum-Gündoğan

13 Ağustos 2010 Cuma

Tatil dediğin


Pink Martini - Clementine
Yükleyen barrlass. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.
If tomorrow's sun doesn't shine
If no creatures stir in the morning time
If the clouds go still in the sky
And the days roll in and pass us by
I will ride your elevator
We'll stay out 'til it is later
If tomorrow's sun doesn't shine
At least I'll have my Clementine...

Tatil kelimesi bile yukarıdaki pink martini şarkısının sözleri ve ritmi kadar insanın içini huzurla dolduruyor. Özellikle de bu tatil hakkaten her an çok zevkle vakit geçirdiğiniz insanlarla yapılıyorsa, yaratacağı enerji ve mutluluk katsayısını siz tahmin edin artık. Tatil dönüşü ise; bakılan fotoğraflar, gülen yüzler, canlı ve enerjik bünyeler daha da bir umut verici oluyor. Zaten döner dönmez yapılan ilk iş, her sene tarihe ve gidilen yere göre fotoğrafları bilgisayarda klasörlemek. En sevdiğim şey ise, kara kış o bütün boğuculuğu ve sıkıcılığıyla bastırdığında bu neşeli, canlı yüzlere dönüp dönüp bakmak ve gelecek yaz planları için rengarenk hayaller kurmak.

Bu sene de sevgili arkadaşım M. ile önce 3 gece ve 4 gün kalınmak üzere Asos yolu tutuldu. Asos’u ilk defa görmeme rağmen, M.’den o kadar çok dinlemiştim ki çünkü neredeyse o her yaz gidiyor. Denizi ve doğası hakkaten görülmeye değer, deniz her ne kadar baya bir soğuk olsa da..gerçekten pırıl pırıl. Hele akşamları bizi mest eden mehtap görüntüsünü söylememe gerek yok sanırım, cidden mehtabın bu kadar net ve güzel olduğu bir yer daha önce hiç görmemiştim.

Biz, Asos’un içinde kalmak yerine Kadırga koyunu tercih ettik. Duyduğumuza göre deniz yönünden en temiz yer burasıymış ve hakkaten de dedikleri kadar da varmış. Kaldığımız Albena Otel’den de odadaki bazı eksiklikler haricinde gayet memnun kaldık. Özellikle işletmecisi Niyazi Amca, her sabah kızlar günaydın, bugün nasılsınız, yemekler iyi miydi, bütün müşteriler sizin gibi olsa açık büfeye gerek kalmaz tarzı replikleriyle ilgi alakasını sağolsun üstümüzden hiç eksik etmedi. Her akşam olan canlı müzik de ayriyetten gayet kaliteli ve güzeldi. Tabi Niyazi amca’nın bizi olmadık zamanlarda oynamaya kaldırma çabaları da yeri geldi bizi biraz kızdırsa da gülüp geçtik neticede..Ama şu diyalog maalesef aklımdan çıkmıyor “ hadi kızlar babanız yaşındayım ne olur kaklın, oynayın da millet güzel görsün”.. Niyazi amca, bizi kandırsan da masamızdaki herkes bu laflara tav olmuyor maalesef..Sen anladın kim olduğunu:) Ayrıca otel işletmecilerinin Aşk-ı Memnu dizisine takıntılı olduğunu da, köpeklerine “Bihter”, “Adnan” ve “Behlül” isimlerini koymalarından gayet net anladık.:) Bihter çok fotoğraflandı, ama maalesef Adnan’ı çekemedim..
Pörtlek ve şirin Bihter'i sizlere tanıştırayım:

Dediklerine göre Behlül, zaten Bihter’i hamile bıraktıktan sonra kaçmış:)) Bu arada Asos’a gitmişken, merkezine inip Behram Kale’ye ve meşhur Asos dondurmacısına da uğramadan dönmeyin derim.

Asos’tan döndükten bir gün sonra, tekrar yollara düşüp her sene tekrarlanan Bodrum faslına geçiş yapıldı. Güzelim koyumuz Gündoğan yine bizi bekler, gitmezsek gücenir düşüncesiyle, yaklaşık 1 aydır yazlıkta olan annelerin yanına varıldı. Burası da ayrı güzel, bir kere deniz Asos’a göre daha ılık ve de Bodrum’a gelmişken aman ne olur tekne gezisi yapmadan dönmeyin derim…

Ben neredeyse her yaz gitmeme rağmen, bu koyları tekne ile gezme ritüelinden asla vazgeçemem. Özellikle, Akvaryum ve Meteor koyları en görülesi olanlar. Burda da sevgili M. ile tekrar buluşuldu ve eski Bodrum tatilleri gayet yerinde bir şekilde yad edildi. Bir sürü şey canlandı gözümüzde..Bodrum hepimizin ikinci evi olmuş gibi zaten..eskiden gidilen mekanlar, ergen dönem beach muhabbetleri, yaşanan bir sürü ironik ve komik olay, olur olmaz dalga geçmelerimiz…Çok fazla anımız var Bodrum’da!…O yüzden gayet özel bizim için burası…

Bir de eğer yolunuz düşerse merkezdeki moonlight cafe’yi bir deneyin derim. Hem manzarası, hem müzikleri, hem de şahane mojitosuyla size kollarını açacaktır eminim:)




Diğer bir görülmesi gereken yer de, Gümüşlük. Gündüzleri çok sakin bir koyken, akşam sıra sıra dizili sevimli balık lokantalarıyla, üstü mumlarla donanmış küçük ahşap masaları, elinizi atsanız denize değecek mesafede balık yemek gibisi de yok.

Bir de gümüşlük yolu üzerinde “limon cafe” var, burada da keyifli müzikler ve rahat koltukların üzerine yerleşip gün batımını izlemek ayrı bir keyiftir. Bunca anlattığım güzel şeyi yapayım derken bir hafta çabucak geçiverdi. Vee hoop istanbul’un sıcak, nemli, gürültülü kucağına geri döndük.
Şimdi ise; sandaletleri, tiril tiril mini elbiseleri, etekleri, parmak arası terlikleri ve bikinileri yerine yerleştirirken hem üstüne sinmiş deniz kokusunun ferahalığı, hem de hafızaya kazınmış güzel anıların etkisiyle gelecek yeni yaz hayalleri kurmaya devam diyorum…


p.s. bu yazıyı okurken müziği de yanında dinlerseniz, blog sahibinin tatil hakkındaki hislerini daha iyi anlayabilirsiniz..:)

25 Temmuz 2010 Pazar

The Cranberries!!!


Perşembe günü gittiğimiz Cranberries Konserini anlatmak için daha yeni fırsat geçti elime, biraz geç kalsam da herşeyiyle gayet unutulmazdı benim için!!

The Cranberries!!!Evet bu grup ne mi ifade ediyor benim için…Öncelikle baya bir geçmişe dönmemiz lazım. Şöyle 95-99 senelerine mesela. Burry the hatchet albümü çıkmış, ben zaten o dönemler blue jean okuyan ergen bir gencim. Dergilerden çıkan posterler biriktiriliyor, tabiî ki metallica ve nirvana’ya tapıyorum. Günlükler tutuluyor, içine şarkı sözleri yazılıyor, fotoğraflar yapıştırılıyor. Hayata yavaştan isyan duyuluyor. Tam da herşey ergence olması gerektiği gibi. Orta son’dayım sanırım kuzen bana bir albüm veriyor; The Cranberries “No need to argue”. İçinde neler mi var? Pek bir delisi olduğum şarkılar Ode to my family, zombie, I can’t be with you…Hemen bu sevilen şarkıların sözleri yine günlüklere geçiliyor, kızgınlıklar, mutluluklar, heyecanlar bu şarkı sözleriyle ve Dolores’in o muhteşem sesiyle beraber anılmaya başlanıyor. Yaş büyüyor geliyoruz lise çağına, bu sefer kasetler almış başını gitmiş evde, tv’de ise o araların en gözde şarkısı “promises” dönüp duruyor. Hemen gidilip 99 senesinin en sevdiğim albümü “burry the hatchet” ediniliyor. Kaset neredeyse bozuluncaya kadar dinleniliyor. Anne artık evde isyanlarda. Müzik kapanmıyor, her gün okuldan gelince aynı albüm sayısız kez dinleniyor. Albümün en gözde şarkılarından olan, "animal instinct" ise baştan sona ezberlenmiş, neredeyse her ortamda M. İle durmadan söyleniyor. Animal Instinct, bizim arkadaşlığımızın şahidi oluyor, göz yaşlarımıza eşlik ediyor, vapurda giderken neşelenmelerimizi görüyor, uzun yolculuklarda dalıp gitmelerimize neden oluyor.

Yaş olmuş 25, biz yine M. İle bir gün vapurla dönüyoruz…Aklımıza yine animal instinct geliyor…Başlıyoruz yine bir ağızdan söylemeye, etrafımızdakiler ne düşünüyor umrumuzda değil…Bu şarkı bizi birbirimize bağlayan en büyük sembollerden biri, en eğlendiğimiz anların baş rol oyuncusu belki de:)

22 Temmuz 2010, biz yine M. İle vapurla geçmişiz karşıya, aklımızda Animal Instinct dönmekte. Diğer arkadaşlarımızla buluşup heyecanla konser saatini bekliyoruz. Saat 10suları konser alanındayız, beklediğimizden de kalabalık ortam ve inanılmaz sıcak. 10 buçuğa doğru Dolores sahnede…Kısacık kırmızı elbisesi, melek kanatlı siyah ceketi, simsiyah kısa saçları ve converseleri ile…İşte beklenen an, ben onu çok özlemişim…hayatımda çok kez vazgeçilmez olarak adlandırdım onu, sesi hayatımda en çok içime işleyen seslerden biri oldu, bu konserse hayalden farksız benim için…ve 2. Şarkı olarak animal instinct’i söylemesi beni çok çok mutlu ediyor.

Bu arada konser boyunca çevreye verdiğim şuursuz rahatsızlıktan dolayı da özür dilerim buradan:) Benim hayatımda Cranberries diyince bir duracaksın! Deli mi görünmüşüm, kendimi mi kaybetmişim, kim ne demiş falan hiç umurumda değil…Biz bir dönemi onla beraber geçirdik, bir nevi anılarıma ve hayatıma şahit olduğu için en sevdiğim, en önem verdiğim gruptur Cranberries!!!

Hangi parçalar çalındı ?En sevdiklerimi söyledi sağolsun sevgili Dolores..Salvation, Dreams, Desperate Andy, Animal Instinct, Zombie, Linger, Ode to My Family, Promises..O muhteşem sesi hiç değişmemiş ve o tatlı, eğlenceli kadın yine sahnede benim için genç Dolores’ten farksızdı. İçimde onlara dair hiçbir şey kaybolmamış gibiydi sanki, lisedeyken bir yerden bir cranberries şarkısı duyduğumda hissettiğim coşkunun aynısını hissederek, bütün konseri büyük bir sevgiyle ve içimden onlara teşekkür ederek izledim.


İleriki yaşlarda yine bir Cranberries konserine gitmek beni inanılmaz genç hissettirebilir! Onları hep seviceğimi ve benim için hiç eskimeyeceklerini biliyorum! Umarım birkaç kez daha görme fırsatım olur. Bir de en büyük hayalim; bir gün Dolores’in beni sahneye çağırıp, sevdiğim bir parçalarını beraber söylememiz…İşte o an benim için hakkaten ölümsüz olur!!! Ah Dolores Ah:)

Çok sevdiğim "Dreams" ile bitireyim bu yazıyı da...

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Bir Yaz Gecesi


Yaz enteresan bir mevsim. Yaşadığımız çoğu kötü şeyi geride bırakmamıza yardımcı olan, hayaller kurduran, zamanın hızlı ve eğlenceli geçmesini sağlayan bir dönem diye düşünüyorum. En sevdiğim olay da, eğer yazın tatile gidemediysem ve arkadaşlarımın hepsi de şehirdeyse onlarla aktiviteler planlamak. Ve sanırım yaş ilerledikçe insanın yanında kimler kaldıysa, artık o dostlar ciddi bir kalıcılığa doğru ilerliyor, onlardan alınan tat başka bir şeyle kıyaslanamıyor. 2-3 sene önce edilen muhabbetler aynı heyecanla tekrar tekrar konuşulabiliyor.

Cumartesi gecesi, çok sevdiğim arkadaşlarımı yemeğe çağırdım ve kendi halimizde Ferzan Özpetek filmlerinde görülebilecek samimiyette bir yemek yiyip, sabaha kadar sohbet ettik, çok güzel nostaljik parçalar dinledik. İşte bundan aldığım hazzı başka bir şeyde bulmak çok zor. Artık her mimiğinden, her bakışından, ses tonundan ne hissettiğini anladığınız insanlarla güzel zaman geçirebilmek, ağız dolusu gülebilmek, eski günleri konuşabilmek paha biçilmez bir değere sahip.

Belki her birimiz ayrı bir yere dağılabiliriz, çok ayrı amaçlar için koşuşturabiliriz, çok zor günler geçirebiliriz…umuyorum ki her ne olursa olsun, kaç yıl sonra olursa olsun aynı masa etrafında bir araya gelip gülebilelim…ve her anımız yine bir Ferzan sahnesi görselliğine sahip olsun…yine uyumayıp, ışıkları söndürüp, istek parçalarında bulunalım..şehir uyusun, sokakta kimse olmasın, İstanbul insanları yuta dursun, bizse küçücük dünyamızda kendi kendimize yetelim.

Hepinize buradan selamlarımı iletmek istedim ve hepinizin dünyası içinde bir yere sahipsem ne mutlu bana diye düşünmekteyim.

Fotoğraf: Ferzan Özpetek-Bir Ömür Yetmez

15 Temmuz 2010 Perşembe

İç Ses Düşman Mı?


İnanmayı seçmek hem kolaydır hem de iyi hissettirir. İnandıklarımızın yok oluşunu görmekse, hem acı verir hem de kabullenmesi zordur. Bu yok oluş anları bizi karmaşık labirentlere sürükleyebilir, ışığımızı kaybeder hatta onu bulmak için çaba sarf etmeyi bile bırakabiliriz. Laf olsun diye ilerleriz, ne yol gösterici bir ok vardır ne de bir yaşam belirtisi o labirentlerin içinde. Kendimizle baş başa kalırız, iç sesi dinlemek öyle yorucudur ki, çünkü söylediği çoğu şey de haklıdır. Bunu biliriz. Bizi bir hayli suçlar, yargılar, tartar, uyarılarda bulunur. Tek seçenek iç ses olduğu için dinlenecek başka şey de yoktur. Mantığımız ve duygularımız artık dışarıya kapanmıştır. Kendi içinde kendi kısır döngüsünü çoktan yaratmıştır. Dışardan gelen sesler anlamsız mırıltılardan başka bir şey değildir artık. Varsa yoksa iç ses mevcuttur. Bazen, bizim dışımızda yeni bir birey olur iç ses. Onu sevmeyiz kimi zaman ama çoğunlukla haklıdır. Sadece doğruları kabullenmek zor olduğu için iç sese kulak vermemek, ilerde daha büyük düşüşlere sebep olabilir. Olabildiğince onu düşman değil de, dost yerine koymak bizim için daha mantıklı sonuçlar doğuracaktır. Onunla uzlaşabilmek, yorulduğumuzda bile onla kavga etmeyip, kulak asmak belki de uzak bir zamanda huzura kavuşmamızı sağlayacaktır.

13 Temmuz 2010 Salı

Bir Yann geldi geçti


İstanbul yine önemli bir müzisyene kucak açtı…ama nerde ve kime? Küçükçiftlik parkta, Yann Tiersen’a(!)

Bilmem böyle düşünen tek ben miyim, ama ben Küçük çiftlik parkı, Yann Tiersen’a yakıştıramadım, yakıştıramam da…Kuruçeşme dururken niye oraya koyarsın bu konseri, ayrıca müzik sisteminin de pek hoş olduğu söylenemezdi. Diğer bir hayal kırıklığı da çok az kişinin katılmasıydı.

Yann abi müziğini döktüre dursun, ben çok da yeni albümünden haberdar değildim açıkcası…Belki çoğu kişi gibi benim için de, Yann demek; Amelie, Goodbye Lenin demekti…Ama olsun dedim; ben onun bu yeni tarzını da dinler ve severim. Nitekim sevdim de, ama tek bir eski parçasını bile çalmaması biraz üzdü beni. Gerçi sahnede mükemmeldi. Gerek gitarı, gerek kemanıyla hem gözümüzü, hem kulağımızı doyurdu. Her parçanın sonunda o vakur şekilde “thank you” diyişi de çok şirindi.

Konsere başladıktan yaklaşık 1 saat sonra, goodbye dedi içeri gitti. İçime oturdu bu muydu dedim, neyseki bis’te neredeyse 1 saat daha çaldı ve ben asıl son parçaları pek bir sevdim. Ama yine de olmadı be Yann abi. Bir kere daha çıkacaktın, yetmedi bize bu…Ah bir Kala’yı çalsaydın da gönlümü fethetseydin.

Buyrun Kala'ya bir kulak verin:
<
yann tiersen - kala
Yükleyen chiranne. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.

Neyse biz konser alanına M. ile saydıra duralım, yeni parçaları da sevmedim diyemem. Demek ki neymiş Yann Tiersen çok sürprizci ve kendini yenileyen bir müzisyenmiş ve her konsere giderken çıkarılan son albüm de dinlenilmeliymiş. Yoksa ben nerdeyim, doğru kişinin konserinde miyim gibi kuşkular oluşabiliyor insanın içinde:)

İstanbul her ne kadar çoğunlukla sana söylensem de, sen bir şekilde sürprizlerinle kalbimi çalmayı başarıyorsun. Ben bu sene çok istiyordum Yann’ı görmek ve dileğim yerine geldi! Sıra Cranberries’de, heyecanla bekliyorum. Umarım ses sistemi ve seyirci kitlesi bu konserden daha iyi ve coşkulu olur da hayal kırıklığına uğramam. Gerçi Dolores abla, Animal instinct, ode to my family, just my imagination’ı söylerse hiçbir şey beni üzemez gibime geliyor:)

Esen kalın İstanbul ve sevgili konukları..yine gelin ve yine beraber paylaşalım aynı zevki…

Foto:http://lizbathorysbathtube.blogspot.com/2009_06_28_archive.html

6 Temmuz 2010 Salı

Pink Martini

İstanbul 2010 yaz mevsiminin en iyi yanı ne mi? Tabiki de muhteşem aktiveteleri..Efes Pilsen One love ve Sonisphere’ı geride bırakmakla beraber, daha önümüzde temmuz ayında neler neler var dedik. Misal dün akşam ki Pink Martini konseri, yine boğazın o ferah ve büyüleyici atmosferinde, birbirinden güzel enstrümanlar ve China Forbes’in yumuşacık sesiyle kendimizi müziğe bıraktık..Pink Martini neredeyse 10 senedir aralıksız konserler veriyor Türkiye’de, gerçekten de büyük bir hayran kitleleri var…Dün anladığımız üzere kendileri de Türkiye’ye bayılmakta.

Bu benim katılabildiğim ilk Pink Martini konseri oldu ve de kesinlikle hafızamda kayıtlara geçti. Ferah Boğaz rüzgarıyla ürperirken, yan yana oturamasak da çok sevdiğim arkadaşlarımla aynı anı paylaşabilmenin mutluluğuyla bu masalsı şarkılara severek eşlik ettim. Konser boyunca baya bir hayallere daldım ve konser sonunda yüzümde saklayamadığım, kocaman bir gülümseme vardı.

Sanırım saat 11.15 civarında konser bittiğinde ise; ne olur gitmesinler diye yalvarmak istedim. Ben onlara kesinlikle doyamadım..Hele ki o yarım yamalak Türkçesiyle konuşan piyanistleri Thomas amca bütün gece çalsa, ben sırf onu bile dinlerdim…Müzik anlamında benim en ilgimi çeken ise; bir Schubert parçasıyla giriş yapıp, hit the road jack kıvamında devam edip şarkıyı hareketli bir modda bitirebilmeleriydi. Tabi şunu da atlamamak gerekir; bizlere bir jest yapma amaçlı “katibim” parçasını da kendi tarzlarıyla bir güzel yorumlamışlar. Şarkının sonunda herkesin yüzünde şaşkınlıkla, mutluluk arası garip ünlemler ortaya çıkarabilecek bir ifade vardı.

Şarkılar bitti, bizleri selamladılar, alkışlar koptu…Ama biz onları bırakır mıyız? Haydi son bir parça dedik, bizi kırmadılar güzel parçaları “amado mio” ile uğurladılar. Gerçi benim gönlümden “lets never stop falling in love” geçmişti ama onlar ne çalarlarsa ben zevkle dinlerim.

Konserin sonunda gerçekleşen diğer şaşırtıcı bir olay da; bir bayanın çıkıp erkek arkadaşıyla ilgili duygularını pink martini şarkılarıyla anlatıp, daha sonra orda bulunan fakat sahneye çıkmaya utanan erkek arkadaşına evlenme teklif etmesiydi..Gayet hoş bir sahne olmakla beraber, medeni cesaretiyle hepimizi şaşırtmayı başardı..Tabiki mutlu son: Evet yanıtı da alındı…Artık düğünlerine Pink Martini gelir mi, bilemem:)…Şahsen benimkine gelse, o an dünyanın en mutlu insanı olabilirim:)

Bu gecenin diğer bir özel yanı da; canım arkadaşım M.’nin doğum günü olması ve en sevdiği grup pink martini konserinin aynı güne gelmesiydi, beraber yan yana bir 15 seneyi devirdiğimizi düşünüp, bütün sevdiğimiz şarkılara eşlik ettik. Bundan güzeli düşünülemez!!!…Tekrar tekrar onu çok sevdiğimi ve iyi ki doğduğunu söylesem de, buradan da iletmek istedim. :)


Peki benim en sevdiğim pink martini şarkılarım neler? Sympathique, over the valley, lets never stop falling in love, una notte a Napoli ve yolanda…Ya sizinkiler?:)

Hang on little tomato'ya kulak verelim mi?

29 Haziran 2010 Salı

Eskici


Kulağımda Morrisey çalmakta..ben de mekan kavramını unutmuş, etraftaki sesleri net duymadan, kıpırdayan ağızlar orkestrasına bakıyorum…içim bir yandan şarkı söylerken, bir yandan okyanuslarda boğuluyor…anlık değişimlerime şaşıp kalıyorum…insanlar gelip geçiyor yanımdan…çoğunun suratı asık, vazgeç deseler koparacaklar iplerini..ben de mi onlardan biriyim..Bilmem…

Yalnızlıksa garip bir his…aslında çok kalabalık içim, susmuyor…yani hiç yalnız değil…ama öyleyse neden boş kuyuya düşen madeni paraların yarattığı yankılar duyulmakta orda burada…soru sormaktan yorulmuş bir bünye var burada..kendi sorularına yanıt alamamak hem doğal hem traji komik…varsın gelsin cevaplar saçma olsun ama emin olayım ben o cevaplardan..

Kendimi eskici dükkanının toz altında kalmış, nakışları hırpalanmış ama her an vitrin önü için keşfedilecek bir parçası gibi hissediyorum…
Günlerse geçip gidiyor…bazen hızla akan sayaçlar gibi bazen de bir pandomim sanatçısının hareketlerindeki sakinlik kadar ağırca..

23 Haziran 2010 Çarşamba

Playground or not?


Bazen yaratıcılığını kullanıp siyah beyaz hayallerle mutlu olabilen ruhumuz, ya somut renklerin o yadsınılamaz sıcaklığına kapılırsa…hangisinden yanaysak boşverin de,bizi mutluluğa ulaştırabilecek hayallere yakınsak sorun yok demektir…


Binbir surat ben, yine kendimi eğlendirdim…bu ara çok değişken olan hava gibi benim de renklerim değişkendir…”Geçen zamana el sallamak”…bazen zihnimde pause’a basarak yaşanılanları delete etmek gerekse de…elimde kalan güzel anları da, save etmek bir o kadar önemli şu aralar…

Ben bir şunları halledeyim de, ondan sonra "life is a playground or not” sorusuna yanıt vermeye çalışırım…lakin o kadar kolay değil biliyorsunuz…

21 Haziran 2010 Pazartesi

Bu aralar



Bu aralar genelde hayatımın arka fonunda Norah Jones'un bu şarkısı yer alırken, kafamı karıştırmadan, dümdüz günler geçirmeye çalışıyorum, hatta çalışmıyorum..zaten kendi hızlıca geçip, gidiyor...

Bir de kısa olan saçlarımı, biraz daha kısaltıp klipteki şekle sokmak istiyorum...

16 Haziran 2010 Çarşamba

Sahilde Kafka'dan kalan izler


Dün, Haruki Murakami’nin son kitabı olan, Sahilde Kafka’yı bitirdim. Baş karakter olan Kafka Tamura ile aramda çok ortak nokta buldum. 650 sayfalık bu kitabı, hiç elimden bırakmak istemeden okumamın sebebi, duyguların dışa vurumunun son derece net ve de gerçekçi yanıydı. En sevdiğim kısımlarsa Kafka’nın içindeki Karga adlı delikanlıyla olan konuşması ve Oşima’yla karşılıklı hayatı sorgulayışlarıydı.

Sahilde Kafka’dan bana geriye kalanlar:

-Deneyimlerinden yola çıkarak söylemem gerekirse, insan bir şeyleri ne kadar isterse istesin, o şeyler kendiliğinden asla çıkıp gelmez. İnsan bir şeylerden uzak durmaya çalıştığında ise, o şeyler kendiliğinden insanın üzerine üzerine gelir. Elbette bu herkesin aklına gelebilecek bir şey.

-Mutluluğun tek bir türü vardır, ama mutsuzluk bin bir şekilde ve büyüklükte gelebilir. Tolstoy’un dediği gibi: Mutluluk masal, mutsuzluk ise öyküdür.

-Yalnız çok fazla canımı sıkan şey, hayal gücünden yoksun insanlardır. T.S. Eliot’un ifadesiyle “içi boş insanlar”. O hayal gücünden yoksun oldukları kısmı, hissiz perdelerle örtmeye kalktıkları halde, kendileri bunun farkında olmadan ortalıkta dolaşıp dururlar. Sonra o hissizliklerini içi boş laflarla başkalarına dayatmaya kalkarlar.

-Dünya her gün değişim içindedir Nakata. Her sabah saati gelince hava aydınlanır. Fakat karşındaki dünya dünkünden farklıdır. Uyanan da aynı Nakata değildir.

-Şu an hissettiklerin, çoğu Yunan tiyatro oyununda da motif olarak kullanılan bir şey. İnsan kaderini değil, kader insanı seçer. Bu, Yunan tiyatrosunun temel dünya algısıdır. Sonra, bu trajik özellik de, Aristoteles’in söylediği bir söz ama kaderin cilvesi olarak, söz konusu kişinin eksikliği değil, güzelliğini payanda olarak kullanır…İnsan eksiklikleriyle değil güzellikleriyle daha büyük trajedilere sürüklenir.

-Sophokles’in Oidipius’u: Kral Oidipius, tembelliği ve aptallığıyla değil cesareti ve dürüstlüğüyle kendi oyununun kahramanı olur. Orada da kaçınılmaz bir ironi ortaya çıkar.

-Fakat ironi insanı derinleştirir, büyütür. Bu da daha büyük bir boyutun kurtuluşu için giriş kapısı işlevi görür. Orada evrensel umut olgusunu bulabilirsin. O yüzden de Yunan tiyatroları günümüzde bile birçok insan tarafından okunuyor ve sanatın temel formlarından biri olarak kabul ediliyor.

-Dünyadaki her şey metafordur…Yani bizler metafor düzeneği yoluyla, ironiyi kabulleniriz. Sonra da kendimizi derinleştirir, geliştiririz.

-Anton Çehov çok güzel söylemiş. “Eğer öyküde bir tabanca geçiyorsa, sonunda mutlaka patlaması gerekir” diye…Çehov şunu demek istemiş. Gereklilik bağımsız bir kavramdır. Mantık, ahlak ve anlamdan ayrı olarak söz konusu olur. Görev ve işlev birbirini tamamlar. Görev itibarıyla gereksiz olan bir şeyin, bulunmasının da anlamı yoktur. Görev itibarıyla gerekli olan bir şey de, mutlaka bulunmalıdır. Buna dramaturji denir. Mantık, ahlak ve anlam kendi başlarına bir bünye olarak değil, ilişkisellik içinde var olurlar. Çehov dramaturjinin ne olduğunu çok iyi anlıyordu.

-İnsan kendisinin eksik bir parçasını bulmak umuduyla aşık olur. O yüzden de, aşık olduğu insanı düşünürken, kişisine göre değişmekle birlikte, az ya da çok hüzünlenir. Çok eski bir zamanda kaybettiği, özlemle andığı, uzaklarda kalan bir odaya adımını atmış gibi hislere kapılır. Bu hissi ilk keşfeden sen değilsin. O yüzden telif hakkı için başvuru yapmaya da kalkma.

-Özgürlük sembolü olabilecek bir şeye sahip olmak, özgürlüğün kendisine sahip olmaktan daha önemli olabilir.

-Jean Jacques Rousseau medeniyetin insanoğlunun çit yapmaya başlaması sonrasında doğduğunu söyler. Çok haklı. Tüm medeniyetler çitle çevrelenmiş esaretin ürünüdür.

-İnsan yaşamak için doğuyordu ne de olsa. Öyle olduğu halde, yaşadıkça yaşadığı ölçüde içinin boşaltıldığını, bomboş bir insan haline getirildiğini hissedebiliyordu. Üstelik daha ileriki zamanda da, yaşadığı sürece içinin boşalmaya devam etmesi, dımdızlak, değersiz bir insan haline gelmesi olasıydı. Yanlış olan da buydu. Bu akışı bir yerlerde değiştirebilecek miydi acaba?

-Öyleyse bir soru daha sorayım. Müziğin bir insanı değiştirme gücü var mıdır? Yani bir gün bir müziği dinleyince, insanın içinde tamamen bir şeylerin farklılaştığı olur mu?

-Berlioz’un bir lafı vardır. “Eğer sen Hamlet’i okumadan yaşamını tamamlıyorsan, ömrünü bir kömür madeninin dibinde geçirmişsin demektir.

-Anılar insanın vücudunu içten içe ısıtan şeylerdir. Fakat aynı zaman da lime lime de edebilirler.

-Zamanın göreceli ağırlığı, çok anlamlı kadim bir rüya gibi üzerine çöküyor. O zamandan kurtulabilmek için hareket etmeye devam ediyorsun. Dünyanın öteki ucuna gitsen bile, o zamandan kaçamayabilirsin. Fakat öyle bile olsa, dünyanın öteki ucuna gitmek zorundasın. Dünyanın öteki ucuna gitmedikçe yapamayacağın şeyler de var çünkü.

-Sonra uyuyorsun. Gözlerini açtığında ise, artık yeni bir dünyanın parçası oluyorsun.

Bir haftalık bir serüven yaşadım bu kitapla, 14 haziran pazartesi akşamı serüvenimiz sona erdiğinde…ben kendi adıma baya yol kat etmiş, yorulmuş hissettim kendimi. Diyalogların anlamlı vurguları beni olumlu anlamda dikkatimi toplamaya zorladı ve ruhen yordu dersem yalan olmaz. Kitap boyunca hissettiğim şunlardı, kayalarla dolu bir denizde yüzüyordum ve dalarken dikkatli olmazsam…o sert ve keskin uçlu kayalar canımı yakabilirdi.. O yüzden de derinliklere dikkatli inilmeli, yavaş yavaş inerken de her bir parça, her bir data ayrı ayrı gözlemlenmeli ve bilinç altına işlenmeliydi ki, bu yollardan bir kez daha geçilirse tecrübe hayatımı daha kolay hale getirebilirsin…Yıldırımlar da çaktırdı kafamın içinde, huzurlu müzikler de eşlik etti yeri geldiğinde, soğuk rüzgarlarıyla titretti arada ve kıyıya vardığımda…deniz bana baktı bense ona yine görüşeceğiz demek istedim senle…İşte sahilde Kafka bana bunları yaşattı içimde…her bir bahsi geçen müzik ve yazar itinayla not alındı…nitekim denizler derin, hazırlıklı olmak gerek dedim ona. Ben seni dinlerim…hepimizin içi büyük boşluklarla dolu, içlerimizde esen şiddetli rüzgarlın soluğunu yavaşlatacak olansa bu donanımları edinmekten geçer dedim…Bilmem, ben böyle düşündüm kapağı kapattığım an!

Bir de buradan küçük bir not ileteyim çok sevdiğim bir arkadaşa: Ben genelde kitaba başladığım ve bitirdiğim tarihleri yazarım kapak sayfasına, ya da o an çok severek dinlediğim bir şarkıyı..R.E.M'den "Everybody Hurts" çalıyordu kulağımda, ilk başladığım gün bu kitaba...Kitabı gösterdiğim arkadaş da benden habersiz bir not yazmış oraya not everybody hurts diye :) bir de ek olarak şu'nu not etmiş: Hayat, planlar yaparken başımıza gelen olaylar bütünüdür...Ben de severim John Lennon'ı ve bu sözünü..sevgili arkadaşım eğer bu yazıyı okursa, ona burdan çok sevdiğim imagine'ın sözleriyle bir selam etmek istedim...

You may say that I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will live as one....


Fotoğraf: 2008 Bozcaada

Lütfen bu sitedeki görselleri ve yazıları izinsiz kullanmayınız..