13 Kasım 2012 Salı

Sorularım var

 
 
Hayallere ulaşmak ne kadar zordur?
Çokca hayalim varsa, hangilerinden fedakarlık etmeliyim çünkü hepsi bir ömüre sığacak gibi gözükmüyor
 
Müzik, hayatımda bu kadar önemli rol oynamak zorunda mı? Siz de, her an için kafanızda benim gibi bir fon müziğiyle mi gezersiniz, lakin ben daha yataktan kalkar kalkmaz günün ışığına ve kafamdaki senaryoya göre yerleştiriyorum notaları.
 
Gel gelelim bir de bir sürü kelimem var, onun yanına koyuyorum olmuyor, ya sıfatın rengi tutmuyor, ya fazla rükuş kalıyor..karıştırıyorum renkleri,absürdsün diyorlar bazen. Seviyorum ama böyle olmayı...bir de şu sonları getirsem, "son"larım hep eksik...lunaparka gideyim diyorum, başım dönüyor, deniz kenarında bitireyim diyorum, ufuk beni deli ediyor, dalıp gidiyorum...yalnız bir ağaç altına oturayım diyorum, bu sefer de yapraklardaki yansımalar aklımı çeliyor, türlü türlü eğlence çıkarıyorum ışık oyunlarından..."son"lar beni oyalıyor, bense onları kovalıyorum. Bakalım kim kazanacak...
Çok fazla noktam, virgülüm, ünlemim var. Bazen yerlerini karıştırıyorum, anlarsınız ya ben  üç nokta insanıyım aslında, neden "son"larla problemim olduğu açık, çoğunlukla bitirmek için nokta koyamayanlardanım, nerde ne biter bilemiyorum belki...Bazen susturamıyorum kendimi, sıralıyorum virgüllerimi.Ya ünlemlere ne demeli? Aşırı heyecanlı değilim hayır, aşırı şaşkınım bence!
 
Niye bu kadar kararsızım? Çok fazla baloncukla mı geziyorum kafamda, her türlü kurguya yer var bende...çabucak bir drama çeker, hemen onu korku kuşağına kaydırabilir, bir iki uzaylıyı alıkoyup bilim kurgu yaratıp, dünyanın en komik surat ifadesini takınıp sizi güldürebilirim...ama hangisini yapacağıma karar vermek çok zor. Bugün hangi Pınar'ı seçelim diye halk oylaması yapsak daha kolay!


8 Kasım 2012 Perşembe

Basamaklar Arası


Bazen her şeyi öğrenmek, ortaya konan bütün dahice şeylerin farkında olma isteği sarar...


Bazen de, herkesin gördüğünden daha farklı şeyler ifade eden cümlelerin yanından koşar adım geçeriz...

Yansımalar bir adım ötededir, çekinerek bakakalırız öylece...

5 Kasım 2012 Pazartesi

Bir Zamanlar...


Sanırım ben 10, kuzenim de 7 yaşlarındaydı. Dayımın bir yazlığı vardı, Yalova'nın dışında bahçe içinde bir ev. Köy gibi bir yer burası ve bizim evin etrafında başka hiç bir ev de yoktu. Bahçede kavak ağaçları ve dev bir çınar ağacı vardı. Biz genelde o dev kavak ağaçlarının arasına hamak kurardık, dayım da o yaz Bach ve Chopin dinletirdi bize. Evin tavanı çok yüksekti, müziğin sesini açtığında o kadar güzel tınlardı ki bu ses, biz kuzenimle çocuk yaşta hayran kalırdık bu büyülü müziklere. Dayımsa bu önemli bestecileri, eserlerini, nelerden etkilendiklerini oturur anlatırdı bizim gibi zirzoplara. Biz tabi anlamazdık, sadece hayaller kurardık, tek hatırladığım çok sihirli gelirdi bize bu müzik. Özellikle de bu parça!
 

Dön dolaş kasette hep bunu dinlemek isterdik…hatta sesi sonuna kadar açtırır...hamağa uzanır, aşağıdan o dev kavak ağacının yapraklarındaki güneşin yansımasını izlerdik. Geçirdiğimiz o yaz, tam bir rüya gibiydi, o kadar mutluyduk ki...Dayım bize büyük büyük taşlar toplatırdı dereden, onları kurutur üstüne resim yapardık, her birine bir ad koyardık, çamurdan heykel yapmayı öğretmişti bir de, akşamları en sevdiğimiz şey ise dere kenarında oturup, ay ışığında yine müzik eşliğinde dayımın hikayeler anlatmasıydı. Bazen bunlar zombi hikayesi falan gibi saçma şeyler olabiliyordu, bazen de anlamlı şeyler. O yaz hiç televizyon izlemeden geçti benim için, hiç alışveriş merkezine gitmedim, arkadaşlarımla oyun da oynamadım. Sadece kuzenim ve dayım bir de o sihirli dere kenarında olan bahçeli ev...Her şey bunla sınırlıydı, ama hayal dünyamız o kadar büyüktü ki, şimdi bile o zamandan çok daha geride görüyorum kendimi ve hep o yaza geri dönmek istiyorum....gerçekten üstümüzde bir sihir vardı o yaz...

Her şeyden mutlu olabiliyorduk, hortumla su savaşı yapıp birbirimizi ıslatır, bütün gün bir su kaplumbağasının peşinde sinsice onu takip eder, kurbağanın peşinden hoplar, yengeçten kaçar, yaprak toplayıp biriktirirdik...

Bense, nam-ı diğer anormal insan, çok güzel renkte bir tırtıl yakalayıp bir hafta kadar kibrit kutusunda beslemiştim hayvancağızı.Garip bir çocuktum gerçekten de...

Bazen bahçeden gelen seslere dalmış otururken, birden bire ateş böcekleri beliriverirdi. Bu sefer de eğlencemiz onları yakalamak olurdu, doğa bize hikayeler anlatan, gözlerimizi kocaman açtırandı, öyle ki bazen sabah uyandığımızda bir dalın uzadığını bile fark edebiliyorduk. Şu an bu hatırladıklarım, kulağa Zeki Demirkubuz filminden fırlama sahneler gibi gelse de, bu anların hepsi yaşanmıştı..ve o kadar gerçekti ki ben o güzel gerçekliklere geri dönmek istiyorum...

***Bütün bunları anlatmak nerden mi aklıma geldi; arkadaşımın şu cümleyi sarfetmesi üzerine, "ne zaman kendimi kötü hissetsem ya da çok mutlu...bir avuntu ya da şükran gibi bu müziği dinlerim...benim şu hayatta en çok sevdiğim eser..." Bahsi geçen müzik,  yukarıda da eklediğim Air von Johann Sebastian Bach aus der 3. Suite für Orchester.

 

24 Ekim 2012 Çarşamba

Edge


Kederlenir, sevinir, hoplar, zıplar, sonra düşer ağlar, tepelerden atlar, sonra uzun uzun soluklanır hayaller kurarım. Ya çok hızlı koşar, ya uçmak ister ya da yere yapışırım!

15 Ekim 2012 Pazartesi

Fanus

 
Bardağı yerine bıraktım, sıkılgan bir ses çıktı, ne yüksek ne alçak, varolmaktan bıkmış bir sesti bu. Kimseye kendini kanıtlama derdi olmayan, önüne konulanları kabullenen ses, taklitçi ses, buruk ses.
Sonra birden perde savruldu, açık pencerinin ceryanından mı, vantilatörün üflediği havadan mı yoksa fondaki müziğe eşlik etmek isteyen nesnesel coşkudan mı bilinmez, pek güzel bir özgüvenle havalandı sonra eski şeklini almak istercesine süzüldü ve yavaşça kıvrımlarını toparlayıp, sakince köşesine çekildi.
Ayağımın altında toplanan halıya takıldı gözüm, içindeki kırmızılar turuncuya çaldı birden, maviler de sarılarla sarmaş dolaş oldu, yeşilin yanına morlar oynamaya geldi, gözümün önünde bin bir renkli bir haritaya dönüştüler. Desenler el ele verdi kıtaları oluşturdu, okyanuslar doldu aralarına. Büyük yelkenlime seslenmek istedim, sonra kadife halı ayağıma dolandı yine. Anladım ki seyahate çıkma vakti daha gelmemiş.
Kanepenin üzerinde duran keman bana mı baktı acaba derken, tarçın renkli ahşabın üzerindeki iki koca göz senfoniyi ses olmadan hissettirdiler bana, ne nota vardı, ne de titreşen teller, ama kafamın içinde yükselen alçalan dalgalara eşlik eden rüzgar çoktan bestesini yapmıştı. Kollarımı açarak, salonun ortasında salınıyordum, tizler ellerimden çekiştirirken, yumuşak tonlar ise yanaklarımı okşuyordu.
Seyahate çıkamadan, kendi hayali rotamı oluşturmuş, uzaklara masallar yolluyordum. Abajurden deniz feneri yapmış, karanlık suları aydınlatışını izliyordum. Hepsi o küçük evin içinde oluyordu, camlarının sıkıca kapalı olduğu, fanusumsu dünya içinde kendi mevsimlerini yaşatıyor, geçmiş-gelecek çizgilerini şekillendiriyordu.

13 Ekim 2012 Cumartesi

Direct or Indirect



Benim dağınık saçlarım ve dağınık bir kafam var.

 
"I'm astounded by people who want to 'know' the universe when it's hard enough to find your way around Chinatown." Woody Allen

7 Ekim 2012 Pazar

Roma'ya Sevgilerimle

Woody Allen'ın ilişkilere bakış tarzını, ironilerini, zekasını çok severim. Üstüne üstlük son filminin Roma'da geçiyor olmasıyla beraber, Roma'ya Sevgilerimle'yi izlemem kaçınılmaz hale gelmişti.

Roma beni müthiş etkileyen bir şehir. Tarihin, sanatın ve her dakikasıyla yaşayan bir şehrin, Woody Allen'ın da değindiği gibi o kadar çok anlatacak hikayesi vardır ki, tek yapmamız gereken ona biraz detaylı bakıp, meydanlarda bir iki dinlenip çevreye göz atmanız.

Filme aşağıdaki replikle açılış yapan yönetmenimiz;

Rome Traffic Cop: "I'm from Rome. My job is to stand up here and I see all people in Rome -- all is a story."

Muhteşem şehir manzaralarında bir takım kesişmeyen hayatları sunmuş bize. Şaşkınca gezen turist kızın hikayesinden, orta halli hayatın akışına kapılmış, çevresindekileri sorgulamayan klasik İtalyan babasının ünlü olma serüvenine, Amerikalı mimarlık öğrencisi gencin bu şehrin büyüsünün etkisi altındayken akıl ve gönül karışıklıklarına, yeni evli çiftin başlarına gelen komik olaylar sonucu birbirlerine karşı olan hislerinin tekrar alevlenmesine, cenaze evi işleten bir babanın opera sanatçılığına giden yoldaki komik tecrübeleri gibi minik hikayeleri ile yüzümüzü güldüren bir film. Filmin birinci yarısında bazı kısımlarda, Ferzan Özpetek sahnelerinin coşkunluğunu hissettim. Tabi ki sebep, İtalyan insanının inanılmaz renkli yaşam biçimi ve hayata vurdumduymaz bakış açıları. Her iki yönetmen birbirinden bir çok yönden ayrılsa da, fon İtalya olunca, bu hareketli hayatı yansıtmak için benzer öğeleri kullanmak çok doğal.

Film tematik anlamda çok özel olmasa da, büyüleyici sahneleri ve efsane casti ile ben de özel bir yer edindi diyebilirim.

Sinema salonundan ayrılırken, içimden tekrar buluşmak üzere Sevgili Roma dedim...İspanyol merdivenlerinde marketten aldığım şarabımı yudumlayıp, yorgunluğumu atarken, kalabalık meydanına hayran hayran bakacağım günleri iple çekiyorum.




Lütfen bu sitedeki görselleri ve yazıları izinsiz kullanmayınız..