29 Ağustos 2011 Pazartesi

Things get damaged


İçinde kalkıp gitmekle, yerine sıkıca çakılı kalmak arasında korkunç bir çekişmenin yaşandığını hissediyordu, neyi isteyip istemediğini her seferinde kendisine sorduğunda net bir şekilde duyamadığı cevaplar, canını en büyük sıkan şeylerden biriydi. Bir sürü belirsizlikten oluşan dünyası, bir de kendi isteklerinden emin olamayınca tökezlememesine imkan yoktu. Genelde geceleri yalnız başına sokağa çıkar, kaybolmuş gibi yürürdü. Bu yalnızlığı nefes almak olarak görüyor, açıklamalardan ya da bir takım değerlendirmeler ve karşılaştırmalar silsilesinden kendini uzak tutmaya çalışıyordu. Kısa bir yürüyüş sonrası, oturduğu kafelerde, insanları izliyordu sessizce. Hangi duygular, hangi bakışlar, hangi sözcükler gerçek diye düşünmekten kendini alıkoyamıyordu…

Bir de üstüne durmadan kafa yorduğu kendi geçmişi vardı tabi…güldüğü güzel günleri…


Fotoğraf: 2007, diploma töreni öncesi-kep atma törenine hazırlık

21 Ağustos 2011 Pazar

Yolculuk



Çıkılan yollar, verilen sözler, biriktirilen fotoğraflar, biletler, kokular...ardı ardına kapanan kapılar, bırakılan anahtarlar, paylaşılan yemekler, dökülen yaşlar, biten konuşmalar...konulan noktalar, vazgeçilip koyulan virgüller...bir daha vazgeçilip konulan ünlemler..ve bitişler...hepsi sonunda çıkılan yorucu yolculuklar, nerden nereye gittiğinin önemi olmayan, tamamen içindekilerle yol aldığın, tek başına kalmak istediğinde bile kalamadığın, yolculuk sonunda bünyendeki yorgunluk...istediğin noktaya hala erişemediğinin farkında olmak, araya koca bir zaman dilimini sokup kapatamadığın kapıların farkına varmak...yeni yolculuklara çıkmaya cesaretin olmaması...geriye baktığında ise...
Fotoğraf: 2008, Hamburg Melange Cafe, apple pie

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Valerie


Well Sometimes I Go Out, By Myself, And I Look Across The Water.


And I Think Of All The Things, Of What You're Doing, And in my head I Paint A Picture.

Since I've Come Home, Well My Body's Been A Mess, And I Miss Your ginger Hair, And The Way You Like To Dress.

Oh Wont You Come On Over, Stop Making A Fool Out Of Me, Why Dont You Come On Over, Valerie.

Valerie
Valerie
Valerie

Did You Have To Go To Jail, Put Your House Out Up For Sale, Did You Get A Good Lawyer.
I Hope You Didnt Catch A Tan, I Hope You Find The Right Man, Who'll Fix It For You.

Are You Shopping Anywhere, Change The Color Of Your Hair, And Are You Busy.

Did You Have To Pay That Fine, That You Were Dodging All The Time, Are You Still Dizzy.

Well Since I Come Home, Well My Body's Been A Mess, And I Miss Your Tender Hair, And The Way You Like To Dress.

Oh Wont You Come On Over, Stop Making A Fool Out Of Me, Oh Why Dont You Come On Over, Valerie.

Valerie
Valerie
Valerie

Well Sometimes I Go Out, By Myself, And I Look Across The Water.

And I Think Of All The Things, What You're Doing, And In My Head I Paint A Picture.

Since I've Come Home, Well My Body's Been A Mess, And I Miss Your Tender Hair, And The Way You Like To Dress.

Valerie
Valerie
Valerie
Valerie
Valerie
Valerie
Valerie
Valerie

Why Don't You Come On Over Valerie...



R.I.P DEAR AMY...

19 Mayıs 2011 Perşembe

Trick!!!

No need for a magician when you need a trick, just turn back, take a long look around, then make something funny and sweet, if its a smile on his face..then thats the best trick of all!

Lets hear some Gogol Bordello...

19 Şubat 2011 Cumartesi

Boşluk...



Neyim peşindeydim ben? Neyi beğenir, neyi sevmem, hangilerini takdir eder, hangilerinden tiksinirim..Bunların önemi var mı peki? Sıkılırım durmadan, içim sıkışır, rahat nefes alamam, dalar giderim, bulunduğum ortam boğar beni…Yalnız kalmaya çalışırken, bir yandan diğer yanım da yalnızlığın sessizliği içinde kendimle baş başa kalmaktan korkar.
Upuzun bomboş bir yola bakarken rahatlamanın, huzur bulmanın peşindeyimdir ama o yola çıkmaya cesaret edebilir miyim..

30 Ocak 2011 Pazar

its "Biutiful"!!!

Uzun zaman sonra bir Inaritu filminin vizyona gireceğini duyduğumda, 28 Ocak için kayıtsız şartsız geri sayıma başlamıştım. Bu sefer Inaritu bizleri hangi çarpık hayatlarla, hangi çelişkilerle, hangi çaresizliklerle o koltuğa çivileyip, günlerce, haftalarca, hatta halen zaman zaman aklımı kurcalayan sahnelerle, repliklerle dolu kurgunun içine alacaktı diye beklerken, Javier Bardem çoktan perdede o keskin ve derin bakışlarıyla kendi gözünden, bize İspanya'nın arka sokaklarını gezdirmeye başlamıştı bile. Her ülkede karşımıza çıkabilecek, bu çaresiz, hayatı mücadeleden ibaret insanlar kendi küçücük yuvalarını ve hayatlarını başka bir ülkede kurmak için ufak adımlarıyla çabalarken, sevgili Javier Bardem yani Uxbal adındaki duyarlı baba karakteri ise; son derece ilginç bir insandır. Küçük yaşta babasını kaybetmenin ve tanıyamamanın etkisiyle, çocuklarına sıkı sıkı sarılmayı seçmiş ve iç dünyası derin olan bir insan haline gelmiştir. Hatta ilginç bir özelliği ise; ölen ve geride bıraktığı yarım işleri dolayısıyla diğer tarafa geçmekte zorluk çeken ruhlara telepati yoluyla yardım etmesidir. Ya da inandığı bu'dur!.

Her gün polise yakalanmanın ve dayak yemenin korkusuyla ,sokakta korsan ve sahte eşyalar satan zenciler, karın tokluğuna çalışan Çin'den gelmiş, bir bodrum katında topluca yatıp kalkan, zavallı kadınlı çocuklu inşaat işçileri ve bunca sefilliğin arasında umarsız yaşayabilen diğer insanlar. Sanki gözlerine birer perde inmiş gibi günlük dertlerinin peşinde koşup, etrafında olan bitenden habersiz kendi kendini tüketen bir dünya! Olanca hızıyla dünya dönerken, her gün bir milim yol katedemeyen bu zavallı insanların gözünden bakmayı öğreniyoruz sokaklara, çocuklara, yemeklere, sefalete ve gerçeklere...Her şey son derece iğrenç gözüküyor değil mi? Binalar kirli, renkler solmuş, yemekler lezzetsiz...Ne oldu güzelim gökyüzüne, güneş sanki eskisi gibi ısıtmıyor değil mi, ama çocuklar yine de gülüp, oyun oynayabiliyor olanca pisliğin kötülüğün arasında. Belki de o hayatın yaşanabilir, tek kirlenmemiş yanı da o çocuklardır.

Uxbal, farkındadır olan bitenin fakat mecburiyetten, o da düzenin bir parçası olup çıkmış, karşı koyacak gücü kalmamıştır. Değiştirmesi asırlar alır belki her şeyi, ki tek başına mı yapabilecek midir bu değişimi? Koskoca dünyayı ve kötülüğü o mu temizleyecek bir çırpıda. Değiştiremiyor gördüklerini, tiksiniyor bu durumdan ama yol katetmek çok zor onun için..Elinin yettiği kadar yardımını yapmaya çalışıyor...Ama gerçekler onun küçük yardımından çok daha farklı boyutta. Yetmiyor bu zavallı çabalar, acılar yaşanmaya devam ediyor. Ve onun hasta bünyesi bütün bu olan bitene seyirci kalmaktan çok yoruluyor...Artık o farklı bir yerdedir...Etraf eskisi gibi kötü kokmuyor, pis de değil, derinden sesler duyuyor sadece, seyirci olmak yormayacaktır artık onu!
Çocuklarına bıraktığı bir kaç parça eşyası, eserik ve eğlence düşkünü anneleri, fedakar bir Afrikalı göçmenle vedalaşamadan, babasının sesini duymanın ferahlığıyla terkediyor, onu rahatsız eden, çokca mücadele gereken hayatı.
O artık rüzgarın ve dalgaların sesini duyabildiği bir yere gidiyor.
Geride ise üzerinde "where is biutiful" yazılı bir resim kalıyor buzdolabının üzerinde.

Gerçekleri izlemek oldukça mide bulandırıcıdır, kaldırabilmek de yürek ister. Hatta gösterebilmek de zordur. Sizce güzel bir kadın ve aşkın olduğu, mükemmel bir aile imajı çizen bir komedi mi izlemek istersiniz yoksa izledikten sonra sırtınıza bir ton yük yüklenmiş gibi sinemadan çıkıp, bir sürü uçsuz bucaksız karamsar düşüncenin esiri mi olmak.

Sevgili Inaritu'yu takdir etmek isterseniz mecburen zoru seçeceksiniz demektir.

Bir kez daha teşekkürler...

ve halen güzel olan şeyleri hatırlayabilmek adına bu gecelik bu şarkı gayet dinlenesi;

9 Ocak 2011 Pazar

Modernize bir Kuğu Gölü Masalı

İlk okulda kısa bir bale deneyimim olmuştu. Bale demek benim için; büyük bir estetik ve zerafet demekti. O yaşta bile küçücük bir gösteriye çıkmak için saatlerce çalışılır, büyük bir grup olarak aynı motivasyonu ve uyumu yakalayabilmek için büyük bir emek verirdik...Şimdiki aklım olsaymış, ruhumu görselliği ve tonuyla bir hayli doyuran bu muazzam disiplinli sanatı bırakmazmışım. Gerek karakterime, gerek fiziğime bunca hitap eden yumuşak ve naif dansın arka planı ise korkunç acı verici ve yıpratıcı bir serüven...İnsanlar hiç o açıdan bakmayı düşündüler mi acaba? 2-3 saatlik büyüleyici bir dünyanın arkasında kaç günler ve saatler harcandığını, hangi zorluklardan ve kademelerden geçildiğini hiç hayal etmeye çalıştılar mı..


İşte size günümüzün modernize kuğu gölü masalı "Black Swan", o narin ve zarif kızların, 21.YY dünyasında dahi nasıl zorluklar çektiğini, birbiri arasındaki rekabeti, yaşadıkları disiplinli hayatı farklı bir pencereden sunuyor. Tabi ki filmdeki tek konu; disiplin ve zorluk değil. Sinema açısından harika görsellik barındıran bu film; Natalie Portman'ın oyunculuğuyla ikilemi, kıskançlığı, ahlak yapısındaki sorgulamayı, hırs ve insan doğasının sınır tanımaz isteklerinin nelere sebebiyet verebileceğini, büyüleyici ve kuşku uyandırıcı sahnelerle bizlere sunuyor..Gelin siz filmin kurgusuna kapılmadan; Peter İlyiç Tchaikovsky'nin bestelediği, ilk temsili 1877 yılında Moskova'da yapılan dört perdelik bale için yazılmış bir eser olan Kuğu Gölü'nün hikayesine bir göz atın.

"Prens Siegfried, sarayında 21.yaş gününü kutlamaktadır, herkes dans etmektedir...genç kızlar ümitsizce Prens'in dikkatini çekmeye çalışmaktadırlar...Prens'in annesi de oğlunun artık evlenme yaşının geldiğini söylemektedir..Prens, okunu, yayını alıp, arkadaşlarıyla ava gider, arkadaşlarının önünde yürüyen Prens zarif kuğuların yüzdüğü güzel bir göle rastlar...o sırada başında taç olan çok güzel bir kuğu görür...kuğu akşam olunca çok güzel bir genç kıza dönüşür...ismi Odette' dir...kötü bir büyücü onu ve kız arkadaşlarını kuğuya çevirmiştir, gölün sularıysa onlar için ağlayan ailelerin gözyaşlarından oluşmuştur...büyüyü bozacak tek şeyse, bir erkeğin ona tüm kalbiyle aşık olmasıdır..
Tam Prens, Odette'e aşkını söyleyecekken, büyücü gelir!Odette'i elinden alır, ve kuğulara yüzmelerini emreder, ertesi gün yaşgünü kutlaması devam etmektedir, Prens'in annesi oğluna kızlardan birini seçmesini ister...Prens'in aklıysa Odette'dir, yine de annesinin hatırına kızlarla dans eder..o sırada büyücü kendi kızını büyüyle Odette'e benzetmiştir ve dans salonuna getirir...Prens kıza hayran kalmıştır..olanları bilmeyen Odette ise pencereden onları izlemektedir...Prens, sahte Odette'e (Odil) aşkını ilan ederken, gerçek Odette, oradan kaçar tam o sırada Prens hatasını anlar...
Odette'in peşine düşer...Odette üzgün üzgün göle gitmiş, diğer kızların yani kuğuların arasına karışmıştır...Prens, kızı bulur ve olanları anlatıp, kızın kendisini affetmesini ister..tam o sırada kötü büyücü ve kızı gerçek, korkunç yüzleriyle oraya gelirler...büyücü Prens'ten sözünü tutup, kendi kızıyla evlenmesini ister, dövüşmeye başlarlar, Prens, Odile'le evlenmektense, ölmeyi tercih edeceğini söyler, ve Odette'in elinden tutup, birlikte göle atlarlar...büyü bozulur ve kalan kuğular insana dönerler...kötü büyücü ile kızını da suya atarlar, onlar da Prens ve Odette gibi boğulurlar...kızlar Odette ve Prens'in Kuğu Gölü'nün üzerinde Cennet'e doğru giden ruhlarını izlerler... "

...Hikaye böyle...ama bizim modernize masalımızda, son biraz daha farklı...İyi ve kötü ayrımı, hepsi insanın kendi belleği, kurgusu, yaratımları ve eylemleriyle çevrelenmiş. Bu güzel eserle tekrar bizi büyülediğin ve böyle farklı bir yorumla bize yeni bir masal sunduğun için teşekkürler SİNEMA!

ve teşekkürler Tchaikovsky...Nice güzel masallara...İster mutlu sonlar olsun, ister mutsuz. 


Lütfen bu sitedeki görselleri ve yazıları izinsiz kullanmayınız..